|
Can Dündarın Yazısı
Diyarbakır'da en başa mı dönüyoruz? PKK'lıların cenaze törenine katılanların da, bölgedeki güvenlik güçlerinin de gözlerinde aynı öfke var. Bıçağın kemiğe dayandığı kentte korkarım en başa dönüyoruz Cılız bir umut ve kör umutsuzluk... Dün ikisini peş peşe yaşadım. İlkini sabah Urfa'da... İkinciyi akşam Diyarbakır'da... Önce Urfa'da GAP'ı gezdim, bölgenin umudunu, yarınını, özgüvenini gördüm. "Belki de çözüm yakın..." diye düşündüm. Sonra 2 saat uzaklıkta Diyarbakır'da "taraflar"la konuştum; o umutlar söndü birer ikişer... Gün batarken "Belki de çözüm imkânsız" noktasına geldim.
"Ne geldin lan!" Birkaç sahne aktarayım: Cenazelerin kaldırıldığı gece... Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, yanında Vali Yardımcısı ile eylemcileri "iknaya" gidiyor. Ama daha ilk barikatta, siniri gergin bir güvenlik mensubu Baydemir'e yöneltiyor silahı... Az sonra bu kez eylemciler öfkeleniyor Başkan'a. "Ne geldin lan" diye bağırıyor biri, "İşkencedeki arkadaşlarımızın yanına gitsene..." Kandil Dağı dışında hiçbir merciin sözünü dinlemez halde göstericiler... İlk barikatta Başkan'a silah çeken özel timciyle, Başkan'a posta koyan eylemcinin bakışlarındaki öfke aynı...
Savaş lobisi mi? Dün akşam foto muhabirimiz Yurttaş Tümer Diyarbakır'da bir panzerin fotoğrafını çekerken birden onlarca sivil polis sarıyor çevremizi; kızgın, hesap soruyorlar. Üst düzey bir emniyet yetkilisi gelip onları sakinleştiriyor. Sonra anlatıyor: "Bir hafta öncesine kadar Diyarbakır Türkiye'nin en güvenli şehriydi." "Peki ne oldu?" "Siyaset... 2007 hesapları... Herkes çatışmadan nemalanıyor." Bu, kentte yaygın bir inanış. Urfalı eski bir milletvekili, "Çatışmanın rantı ortadan kalkmadan çatışma bitmez. Amaç OHAL'i (Olağanüstü Hal) geri getirmek" dedi.
Çocuklara kıymayın Herkes çocukların bu işe alet edilmesinden yakınıyor. Polis, "Çok temkinli davrandık. Ama otopsideki cenazeyi politik amaçla kullanmak üzere babasının elinden aldılar" diye örgütü suçluyor. Başkan Baydemir ise, "Başkalarına 'Bebek katili' diyenler, 'Çocuk katili' durumuna düşmemeli" diyor. Kim ne derse desin ortada çocuk cenazeleri var. "Çatışmada" öldürülmüş çocukların cenazeleri... 
İntifada mı? Bu çocuklar gerçekten ayrılıkçı örgütün intifadadaki "küçük generalleri" mi? Yoksa bir varoş isyanının yağmacıları mı? Devlet de, örgüt de "isyan" dese de, olanlar bir "infial"e benziyor. OHAL'in büyüttüğü çocuklar bunlar... Boşaltılmış köylerden kente göçen ailelerin çocukları... Faili meçhul kurbanlarının, dağdakilerin, askerdekilerin yakınları... Şiddet emzirmiş çoğunu... O yağmaladıkları marketlerden hiç alışveriş edememişler. O yaktıkları bankalara yatıracak paraları olmamış hiç... Bunun günahını hep devletten bilmişler. Kimine göre istihbarat, dağda kim nerede biliyor, ama vurmuyordu. Bu kez "sonuçlarını bile bile" vurdu. Ve ne isteniyorsa o oldu. Polise göre ise, "Yok olma noktasına gelen örgüt ölmediğini, kanıtlamaya çalışıyor. Bir yandan da gösterilere giderek daha az katılan, kepenk kapatmayan ahaliye sopa gösteriyor." "Başbakan Erdoğan gelip 'Kürt sorunu'nu telaffuz ederek örgütü hepten şımarttı" diyen de var. Kürt siyasetçilere göre ise, "Başbakan fazla ileri gittiğine pişman ettirildi. Erzurum'da üniformayı giydiği günden sonra tamamen devre dışı kaldı." Bir siyasetçi, "'Devlet bizi yine kandırıyor" diye ahalide tepki doğdu" dedi.
'Hepimiz kaybederiz' Eğer öyleyse, devlete hükmedemeyen bir hükümet ve tabana hükmedemeyen bir örgütle karşı karşıyayız demektir. Korkarım, en başa dönüyoruz. Bıçak kemiğe dayanmış. Polis "İstesek 1 saatte çözerik" diyor, Başkan Baydemir Türk-Kürt çatışmasından endişe ediyor. "Nevruzu olaysız atlattık" sevincimiz kursağımızda kaldı. Ben de bugün GAP'ın getireceği refah yerine terörün getireceği belayı yazmak zorunda kaldım. Güneydoğu'da 15 yıllık savaş tahminen 150 milyar dolara mal oldu. 4 milyon kişiye iş sağlayacak GAP'ın bitmesi için ise 14 milyar dolar lazım. Diyarbakır başa dönerse, hepimiz kaybederiz.
Baydemir: Çatışma derinleşebilir Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in iki kaygısı var. Silahlı çatışmanın giderek derinleşme tehlikesi ve iki halk arasındaki ilişkilerin soğumaya başlaması... Neler oluyor? - Ankara'nın duymak istemediği o tehlike çanı çalıyor. Toplumsal bir patlama yaşandı. Olup biteni anlamak için önce Şemdinli'ye, AB ilişkilerine, demokratikleşme yasalarına bakmak lazım. İlk kez sivillerin gerçekleştirdiği bir değişimden rahatsız olanlar ortamı germek istedi ve Şemdinli'de düğmeye bastı. Lojmanlarla kitapçıyı hedef alan aynı eldi. Ardından Bingöl'deki operasyon gerçekleşti.
Yani bir savaş lobisi mi var? -Kesinlikle... OHAL'i, terörle mücadele yasasını getirmek, demokratikleşme ve AB sürecini durdurmak, eski otoritesine yeniden kavuşmak istiyor. Ve durum ciddi. Neticeye varmak üzereler.
'Emniyet'in tavrı değişti' Vilayet ve emniyet çok temkinli davranıyordu oysa. -Evet, ilk 2 gün Emniyet Müdür Yardımcısı'yla birlikte yatıştırdık insanları... Fakat 3. gün biri düğmeye bastı ve Emniyet'in tavrı değişti.
Cenazede eylemcilerin "cesaretini takdir" ettiniz. -40 dakikalık konuşmadan o cümleyi alıp yargıladılar beni. Oysa o konuşma insanların dağılmasını sağladı. Ben polis değilim ki zorla dağıtayım; iknaya gittim, ikna ettim. Benim kellemi almak ülkeye barış getirecekse, gelsin alsınlar kellemi...
Örgüt yakıp yıkarak sonuç almaya çalışıyor. -Haklı talepler kanla, şiddetle elde edilemez. Ama onlar camları indirdi diye üzerlerine ateş edilmemeliydi. Paris'te de infial patladı; 1 gecede 1000 araba yakıldı. Bu da suçtu ama bir tek insan ölmedi. Bizde neden 6-9 yaşında çocuklar polis kurşunuyla öldü?
Ama örgüt de kalkan yapmamalı çocukları. -Bu ne kadar olanaklı bilmiyorum. Çünkü bu çocuklar öfkeli ailelerde büyütüldüler. Sorun, göründüğünden daha çok boyutlu... Çözüm, köküne inmekle bulunabilir ancak...
"Daha fazla kayıp vermeyelim" dediniz. -Devlet yetkilileri de "35 bin insan kaybettik" demiyor mu? Bunların yarısı örgüt üyesi değil mi? Demek ki onları da ortak acımız sayıyorlar. Niye ben söyleyince sorun oluyor?
Nasıl çözülecek? -70 yılda ne ektilerse onu biçiyorlar. Bu yöntemle çözülse şimdiye çözülürdü. Ama bunu görme niyetleri yok. Bir müddet daha çatışmayla götürecekler. Öfke birbirini ateşleyecek.
Ne yapmalı? -Yanlışa karşı çıkmalı. Ama tek taraflı değil. Batı'da yaşayanlar burada çocuğunu kaybetmiş bir ana babanın yerine koymalı kendini... Bu kentin yüzde 60'ı işsiz. Ben, içinden çıktım o insanların. Açlığın ne demek olduğunu bilirim. Çocukken ekmek pişirecek buğday bulamadığımız günlerim oldu. Ama bu halk böyle yoksul değildi; yoksullaştırıldık.
Belediye Başkanı'ndan ziyade örgütün lideri muamelesi görüyorsunuz. -Bunun nedeni, parlamentoda temsilin olmayışı... Keşke orada temsil olsaydı da ben sadece Belediye Başkanı olarak görülseydim.
'Tehlikeyi görüyorum' Birçok demokratik adım atıldı bölgede. -Çok önemli adımlar... Ama bu haklar dirhem dirhem verilip kullanan pişman ettirilince anlamını yitiriyor. Neden Türkçe yayınların aynısı Kürtçe yapılamıyor?
Nereye gidiyoruz? -İki kaygım var: Biri, silahlı çatışmanın derinleşme tehlikesi... Bu, geçmiştekinden daha derin sonuçlar doğurabilir diye korkuyorum. Son 1 haftada 30'a yakın insan öldü, yarıdan fazlası sivildi. Tüylerimi ürperten bir başka kaygım ise Türkler ve Kürtler arasındaki ilişkilerin soğumaya başlaması... İnsanlar arasındaki duygu kayması kolay tamir edilir ama halklar arasında bunun tamiri zordur. Bu tehlikeyi görüyorum. Buna asla izin vermememiz lazım.
Çocuklara kıymayın!
Abdullah Duran ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydi. 9 yaşında veda etti hayata... Amca Mehmet Duran, dün taziyeleri kabul ederken haykırıyordu: Çocuğa neden kurşun sıkıyorsunuz? Bu nasıl adalettir? Neden bir tek devlet yetkilisi kapımızı çalmıyor? Biz bu ülkenin yurttaşı değil miyiz? Bu kan yerde kalır mı?
Diyarbakır'ın varoşu Bağlar semtinde cumartesi... Kentin üzerinde kurşuni bir sessizlik; yağmur çiseliyor. Bazı dükkânların kepenkleri hâlâ kapalı... Bazısı kırılan camlarını onarıyor. Önceki gün akşamüstü PKK'nın internet sitesi Murat Karayılan'ın bir bildirisini haber verdi: "Kepenkleri açabilirsiniz" dedi. Açıldı kepenkler... Sokak duruldu. "Serdar Düğün Salonu"nun önünde duruyoruz. Kapıda "Yas Yeri" yazıyor. Ancak bu coğrafyada düğün salonlarını bozup yas evi yaparlar. Kapıda yaşlı ve yaslı adamlar bekliyor. Abdullah'ın babası ve amcaları...
Art arda iki kayıp Abdullah Duran ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydi. 9 yaşında veda etti hayata... Faili meçhul bir kurşunla... Amcası Mehmet Duran, olayların ikinci günü durumdan endişelenip sokaktan eve çağırmış Abdullah'ı... Çıkıp kargaşanın içine düşmesin diye de üzerinden kilitlemiş. Sonra silahlar patlayınca merakla ikinci kattaki evlerinin balkonuna çıkmış Abdullah... Aşağı taş mı atmış? Tanıklar "Hayır" diyor. Ama bir görgü tanığına göre aşağıdan bir sivil polis hedef gözeterek ateş etmiş Abdullah'a... Kurşun bir kolundan girmiş, göğsünü delerek öbür kolundan çıkmış. Kanlar içinde aşağı indirmişler Abdullah'ı... Aile onun cenazesini almaya çalışırken büyük nenesi Sıdıka Duran'a ölüm haberini vermişler. 75 yaşındaki Sıdıka Duran kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Aile dün iki ferdi için taziyeleri kabul ederken amca Mehmet Duran haykırıyordu: "9 yaşındaki çocuğa neden kurşun sıkıyorsunuz? Sıkanı niye bulmuyorsunuz? Bu nasıl adalettir? Neden bir tek devlet yetkilisi kapımızı çalmıyor? Biz bu ülkenin yurttaşı değil miyiz? Bu kan yerde kalır mı?"
Nüfusun yarısı çocuk Burası bir çocuklar kenti... Yollar, kırlar her yer çocuk kaynıyor. Olayların başladığı, ilk ölümlerin yaşandığı Yeniköy'e geçiyoruz. Beyaz Tebeşir İlköğretim Okulu'nun yanında bir oyun parkı var. Yeni açılmış. Belediye Başkanı, ilçe nüfusunun yüzde 47'sinin çocuk olduğunu söylüyor. İki okulda toplam 10 bin çocuk varmış. Okul dağıldığı anda parkın halini düşünün. Salıncakta sallanan bu çocuklar, olay çıktığında da taşlara davranıp polise atmaya başlıyorlar. Bildikleri en iyi "oyun" bu... Kocaman kömür gözleriyle salıncak başında bekleyenlerden birine o gün kendisinin de taş atıp atmadığını soruyorum. "Hee attım" diyor. "Neden? "Herkes atıyordu da ondan..."
'Taşlarımızı süpürme' Belediye temizlik görevlilerini de kovalamışlar geçen gün; taşlarını süpürüyorlar diye... Salıncağı olmayanlar, sapanı oyuncak bellemişler. Ece Ayhan çınlıyor kulağımda: "Buraya bakın/ burada, bu kara mermerin altında/ bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ Devlet dersinde öldürülmüştür / Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: / Maveraünnehir nereye dökülür? /En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: / 'Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine'..."
'OHAL çözüm değil' Vali Efkan Ala: Eski alışkanlıklar sürece zarar verir. OHAL çözüm olsaydı bu sorunları hâlâ yaşıyor olmazdık. O geçici bir dönemdi, uzun sürdü. Coptan başka enstrüman tanımayanların devri geçti FOTOğRAFLAR: Yurttaş Tümer
Önceki gün Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, "4 gündür uykusuzum" demişti. Dün Vali Efkan Ala da aynı durumdaydı. Buna rağmen, konuşurken derin analizler ve Karl Popper'den, Kemal Tahir'den, Eric Fromm'dan alıntılar yaptı. Şehirde herkes son olayların az kayıpla atlatılmasında Vali'nin olumlu tavrının büyük rol oynadığını kabul ediyor. Söyleşimizde ben de bu izlenimi edindim. Gazetelerde "Eşi türbanlıdır" diye fişinin yayımlandığı gün, Vali bundan söz etmeyi reddetti, ama "Kapalı yapıların da terör örgütleri gibi şiddetten beslendiğini" belirterek daha filozofça bir karşılık verdi.
Terörist her yolu deniyor Ne yaşandı Diyarbakır'da? - Burada ne olduğunu anlamak için Türkiye'de ne olduğuna bakmak lazım. Türkiye demokratik bir değişim süreci yaşıyor. AB süreci işliyor. Demokratikleşme atılımı tabana yayılmış, örgütü saldırganlaştırmıştır. Son yaşananlar, bu taban kaymasına agresif bir tepkidir. Örgüt, varlığını hissettirme ihtiyacı duydu. Çünkü Diyarbakır'da ne denediyse sonuç alamadı. Kepenkleri kapattırmaya, mitinglere kalabalık toplamaya çalıştı, olmadı. Bu kez çocukları öne sürdüler. Devlet eski refleksle davranır, çatışma büyür diye beklediler. Ama biz refleksle değil, akılla davrandık. Şimdi başka yollar deneyeceklerdir.
Nasıl bir karşılık verdiniz? - Burada çözüm diye, daha öncesinden alıştığımız gibi, iki adım sonra daha büyük sorun yaratacak çözümler üretmedik. En az zararla sorunu bertaraf edecek yeni savunma teknikleri kullandık. Burada önemli olan teröre bulaşmayanları ayırıp öbürlerini marjinal kılabilmektir. Yeniden örgüte toplumsal destek sağlayacak tavırlardan kaçınmak lazım. Bunu yaparsanız örgüt saldırganlaşır. Ama saldırganlaştılar diye daha büyük sorun yaratacak şeyler yapmamak lazım.
Paris'te çocuklar yoktu "Paris'te de olay oldu, ama çocuklar öldürülmedi" diyorlar? - Ama Paris'te olayların arkasında Kandil Dağı'ndaki terör örgütünden talimat alan eylemciler ve eylemcilerin önünde çocuklar yoktu. Düşünün, eylemcilerin üzerine göz yaşartıcı bomba atıyorsunuz, küçücük çocuklar da size molotofkokteyli atıyor. O arada yaralanıyorlar. Çocuk bunlar... Yine de örgütün beklentisi olmadı. En az zararla çıktık.
En başa dönme tehlikesi var mı? - Örgütün beklediği gibi davransaydık olurdu. Ama yapmadık. Provokasyona gelmedik. Provokatörün ne yapacağını her zaman bilemezsiniz, ama siz ne yapmanız gerektiğini bilirseniz, provokasyon işlemez. Biz, toplumsal olaylara nasıl müdahale edeceğimizi biliyoruz artık...
'Açık toplum'a yaklaştık OHAL'i ihya etmeye çalışan bir savaş lobisi var mı? - Kapalı yapılar da terör gibi şiddetten beslenir. Böylece zıt görünümlü unsurlar birbirine destek olur. Türkiye Karl Popper'in "Açık toplum" fikrine ulaşmak üzere... Eski alışkanlıklar bu sürece zarar verir. OHAL çözüm olsaydı bu sorunları hâlâ yaşıyor olmazdık. O geçici bir dönemdi, uzun sürdü. Artık bir sorunu çözerken yeni sorunlar yaratmaktan kaçınmak lazım. Coptan başka enstrüman tanımayanların devri geçti.
Örgüt huzurdan rahatsız Terörün tırmanması reformları geciktirir mi? - Demokratik bir devlet, yurttaşına ne haklar vereceğine teröre göre karar vermez. Daha geçen hafta burada iki yerel TV Kürtçe yayına başladı. Yeni yasalarla gözaltına alınanların tutuklanma oranı yükseldi. Artık keyfi gözaltına almalar yok. Bu bir huzur ortamı yaratıyor ve örgüte taban kaybettiriyor. Demokrasi terörü yok edemez, ama ona toplumsal desteği azaltabilir. Yapmaya çalıştığımız budur.
Demokrasi çözüm rejimidir Gelecekten umutlusunuz? - Kesinlikle... Demokrasi gül bahçesi vaat etmez ama sorunları ertelemeden çözme fırsatı yaratır. Bu açıdan daha iyiye gidiyoruz. Ama yine provokasyonlar olacaktır. İki hataya düşmeyelim: Ortalık durulunca acele edip "İş çözüldü" sanmayalım. Ortalık karışınca acele edip "Her şey bitti" demeyelim. Demokrasiler sorun çözen rejimlerdir; sorunu olmayan rejimler değil.
Demokrasi tahterevallisi Diyarbakır'da üç bina var; yan yana... Biri DGM... Biri Belediye... Diğeri Galeria... İlki eski çatışma günlerinin mekânı... Diğeri yeni yerel temsil açılımının adresi... Üçüncüsü ise Diyarbakır'ın gelişmesinin simgesi... Yan yana duran bu üçlü arasında tuhaf bir denge var. Geçen yıl kitap fuarı için geldiğimde DGM'nin önü boştu; Galeria'nın içi tıklım tıklım doluydu. Bu kez DGM'nin önü, içeride gözaltında tutulan çocuklarını bekleyen yaşmaklı kadınlar, kederli adamlarla doluydu; buna karşın cumartesi olmasına rağmen Galeria bomboştu. İki uçtaki bu iki bina, şehrin demokratikleşmesinin tahterevallisi gibi: Biri dolunca öbürü boşalıyor. Biri yükseldi mi, öbürü inişe geçiyor. Refah, şiddetle çelişiyor.
TARIM BAKANI MEHDİ EKER Bir akıl tutulması Tarım Bakanı Mehdi Eker Diyarbakırlı... Olaylar üzerine bir başka kabinenin yine bir Güneydoğulu olan İçişleri Bakanı ile birlikte geldi bölgeye... Bir otel lobisinde, partililerin de yer aldığı büyük bir kalabalığın önünde söyleştik. Söyleşiden sonra bir süt fabrikasıyla bir serayı birlikte gezdik:
Olayları nasıl yorumluyorsunuz? - Bir akıl tutulması yaşadık. Eski olaylardan çok farklı bu kez... 9 yıl önce burada gönüllü kepenk kapatılır, polis açtırmaya çalışırdı. Bu kez esnaf gönüllü açıyor, örgüt kapatın diye tehdit ediyor. Esnaf baskıya direndi, biz de bütün zararlarını karşılamaya söz verdik. Bu da bir demokratik olgunlaşma göstergesidir.
Kaos yaratmak istediler Polisin tavrı? - Güvenlik kuvvetlerinin tutumu da bir ilktir. Çocukları sokağa dökenler umuyorlardı ki, devlet 1990'lardaki refleksiyle hareket edecek. Çocuklar taş atacaktı, polis saldıracaktı, bir kaos ortamı oluşacaktı. Halbuki güvenlik kuvvetlerimiz sivil bir anlayışla, demokratik standartta bir savunma içinde oldu ve silah kullanmadı. 1.5 milyonluk kentte 2 kişi öldü. "Nerede devlet?" tahriklerine kulak assaydık çok fazla kayıp olurdu.
Hastaneleri bile taşladılar Bundan sonra? - Burada teröre asıl zemin teşkil eden sosyoekonomik sorunun çözülmesi lazım. Sorun var, ama hedef ifade özgürlüğü, demokrasi ise bunun zemini son 3 yılda girişilen demokratikleşme hamlesidir. Bu zemin oluşursa daha üst standarda geçilir. Taş yağmuru altında bir kente işadamını, kamu yatırımını getiremezsiniz. Bakın savaşta bile sağlık hizmetleri hedef olmamıştır. Burada Diyarbakır'da sağlık ocaklarını, hastanelerin acil servislerini, ambulansları taşladılar.
Fişleme haberleri? - Bu da demokratikleşme sürecinin bir parçası... Varsa böyle bir şey meşru da değildir, doğru da değildir. Ama Genelkurmay olmadığını söyledi. Demek ki resmi değeri yoktur.
DİYARBAKIR'DA ESNAF BU KEZ DESTEKLEMEDİ, TEPKİ GÖSTERDİ: "YETER ARTIK!" Şehir kan ağlıyor
Son 4 günde Diyarbakır'da 6 kişi öldü, 257 kişi tutuklandı. Kuzey Irak pazarının açılmasıyla bölgeye yeni bir ticaret kapısı açılmıştı. Olaylar nedeniyle bu canlanma söndü. Bu yüzden esnaf tepkili ve bu tepki 'dağa' kadar ulaşmış görünüyor!
Diyarbakır'ın halini, Vali Efkan Ala'nın anlattığı fıkra özetliyor: Adam arkadaşıyla trafik kazası geçirmiş. Arkadaşı ölmüş, kendisinin bacağı sıkışmış. Kurtarma ekipleri gelmiş, çıkarmaya çalışıyorlar, ama adam acıdan avaz avaz bağırıyor. Sonunda ekipten biri demiş ki; "Yahu ne bağırıyorsun? Bak yanındaki ölmüş hiç sesi çıkmıyor, sen bir yara için ortalığı ayağa kaldırıyorsun". Bu fıkrayı anlattıktan sonra Vali Ala, "Hiç olmazsa sesi çıkıyor Diyarbakır'ın" dedi, "Bu bile hepten suskunlaşmasından iyidir."
82 çocuk tutuklu Basının büyük bölümü bu feryadı duymazdan gelse de Diyarbakır kan ağlıyor son günlerde... Son 4 günde şehirde 6 kişi öldü. 537 kişi gözaltına alındı, bunların 257'si tutuklandı. Tutuklananların 82'si çocuk... Çatışmaların yayılması, ana babaların yeniden DGM önünde nöbete başlaması "Başa mı dönüyoruz?" kaygısı yarattı. Feryat eden, sadece öldürülenlerin, tutuklananların yakınları değil. Esnaf da perişan... Kentin sessiz çoğunluğunu oluşturanlar -yüksek sesle olmasa da- her fırsatta tepkilerini dile getiriyorlar. Diyarbakır son birkaç yılda bir barış havasına kavuşmuştu. Turist akını başlamış, yeni mağazalar açılmış, yatırımlar canlanmış, duvarlara Kürtçe afişler asılmıştı. Nevruzlar olaysız geçiyor, gece hayat canlanıyordu.
Hayalet şehir Bu tablo çöktü. Olayların yatıştığı cuma gecesi bile Diyarbakır hayalet şehir görünümündeydi. Sokaklar bomboştu; Yemek yemek için dolaştığımız restoranlar da öyle... DTP il Başkanı'na ait Asmin Restoran ve altında geçen cuma 170 kişiyi ağırlayan Asmin Bar'da en fazla 10 kişi vardı. Kentin tarihi otellerinden turistik Kervansaray terk edilmiş gibiydi. Her daim turist kaynayan Kervansaray'ın resepsiyonu günde 15-20 turist grubunun tur iptali yaptığını söyledi. Otelin sahibi Mehmet İpek de bir fıkrayla anlattı durumlarını: "Eli yüzü çarpılmış bir dilenci Bektaşi'nin yolunu çevirmiş, para istemiş. Bektaşi de para yerine şarap vermiş. Dilenci 'İçemem, çarpılırım' diye reddedince 'Çarpılmışsın çarpılacağın kadar' demiş, 'Bunu içersen ya düzelirsin ya hepten gidersin'. Şimdi Diyarbakır 'Daha kötüsü olmaz' diye hepten çarpılıyor." Tarihi otelin bomboş avlusunda konuştuğumuz İpek isyanda: "Başbakan buraya gelip cesur konuşunca insanlar hükümetin bir adım atacağına inandı, ama ne yol ne yatırım ne hak hukuk geldi. Diyarbakır'a sadece bankalar ve marketler geliyor, onlar da var olan nakit parayı emmek için... Hükümet Şırnak'a Burdur'la aynı koşullarda teşvik veriyor. Yatırımcı niye buraya gelsin?" Aylardır GAP'a yatırımcı bulmak için uğraşan GAP Başkan Yardımcısı Ferhat Şelli de son olaylarla bütün emeklerinin suya düşmesinden, yatırımcıların kaçmasından endişeli... "İsyancılar"dan biri de Güneydoğulu Sanayici ve İşadamları Derneği'nin eski başkanı Bedrettin Karaboğa... Diyarbakır 2. Organize Sanayi bölgesinde inşa ettikleri 225 işçili çorap fabrikasının montajı, olaylar üzerine bıçak gibi kesilmiş. İstanbul'daki ortağını arayıp para isteyince şu cevabı almış: "Oraya ben gelemiyorum, parayı nasıl göndereyim?" Oysa Kuzey Irak pazarının açılmasıyla bölgeye yeni bir ticaret kapısı açılmıştı. Diyarbakır'da 60 kadar işadamı K. Irak'la ticaret yapıyordu. Çoluk çocuk, dükkân camlarını kırıp kepenkleri indirtince bu canlanma da söndü. Lakin bu kez esnaf olup bitenlere ciddi tepki gösterdi. Taksi şoförümüz "Benim ailem esnaf. Hep DTP çizgisine oy verirlerdi. Bu olaylardan sonra bir daha vermemeye yemin ettiler" dedi. Galeria'da bir işyeri sahibi "3 gün kapatmak zorunda kaldık. Müşteri kaçtı, çok üzgün ve tepkiliyiz" dedi. Esnaf, işadamları, sanayiciler, odaları, birlikleri aracılığıyla protesto açıklaması yaptılar.
Dağ bile duydu Tepkiler "dağa" kadar ulaşmış olmalı ki, PKK'lı Murat Karayılan Fırat Haber Ajansı aracılığıyla şu açıklamayı yapma gereği duydu: "Genç yaştaki arkadaşların sağı solu kırma, camları taşlama durumu olmamalıdır. Esnafa zarar verecek davranıştan kaçınılmalıdır. İşadamları da bilmeli ki, hiçbir Kürt, Diyarbakır'ın kötürümleşmesini istemez."
Tepkiler ve alkışlar Göstericilerin taşkınlığına karşın, vilayet olayları tahrik etmeme ve esnafın zararını tazmin politikası uygulayınca tepkiler devletten lümpen göstericilere döndü. Bu çok önemli bir gelişme... Bu gelişmeyi sekteye uğratan ve tepki yaratan birkaç şey var: Biri Başbakan'ın "Kadın ve çocukların da hedef olabileceğini" söyleyen talihsiz demeci... AKP'li bölge milletvekillerinin hemen olay yerine gelip devreye girmemeleri... Belediye Başkanı ile diyaloğa girmemeleri... Televizyonların orduyu göreve çağıran ve "Biz de silahlanacağız" diyenlerin görüntülerini ısrarla yayımlaması... Ve ATO Başkanı Sinan Aygün'ün "Kuzey Irak'a, babaları Barzani'nin yanına gitsinler" sözleri... Özellikle bu sonuncusu bölgede herkesin dilinde... 72 yaşındaki Belediye Meclis üyesi Zülfikar Yıldız, "Kimi kimin ülkesinden kovuyor, biz bu ülkenin kiracısı değiliz ki!" diye tepki gösterdi; "Neyse ki Türklerin çoğu böyle düşünmüyor" dedi. Neyse ki öyle... Belediye Başkanı'nın danışmanı Şeyhmus Diken'in masasındaki bir faks bunu kanıtlıyor. AÇEV Başkanı Ayşen Özyeğin'in, AÇEV'de birlikte çalıştıkları Diken'e "üzücü olaylar nedeniyle geçmiş olsun dilekleri"ni yollayan mektubu, Başbakan'ın Diyarbakır'a bir başsağlığını bile çok görmesiyle kıyaslanınca gözleri yaşartıyor. Bu kadarını yapabilmek çok mu zor?
BİR PORTRE Kim bu çocuklar? Ezgi Kaplan 11 yaşında... Diyarbakırlı... Ayakkabı boyacısı... Yeniköy'de 2 katlı eski bir binanın üç odalı bir dairesinde oturuyor. Babası belediyede temizlik işçisi; annesi çalışmıyor. 10 kardeşler. 6 oğlan, 4 kız... En büyüğü 24, en küçüğü 5 yaşında... 2'si evli... Evlenen kız gitmiş, abi eve gelin getirmiş. Ailede babadan başka Ezgi dahil 3 çocuk çalışıyor. Bir abisi mermerci. Öbürü de boyacıymış, ama 18'ine gelmiş, askere gidecek. 12 nüfus bir evde yaşıyorlar. Anne baba bir odada, evli ağabeyle eşi bir odada kalıyor. Ezgi, 8 kardeşiyle bir odada yer yatağında yatıyor. Kazım Karabekir İlkokulu'nda 5. sınıfta okuyor. Sabahtan havaalanına gelip ayakkabı boyuyor. Öğlen okula gidiyor. Okul çıkışı 19.00'da yeniden havaalanına gelip boyacılığa devam ediyor; gece yarısına dek... Haftanın 7 günü böyle bu... Boyadığı ayakkabıdan 1 milyon alıyor. Günde 20-30 iş çıktığı oluyor. Muhtemelen babasından fazla kazanıyor. Olaylar tam onların mahallede, üstelik Ezgi dersteyken patlamış. Camdan içeri bir gözyaşartıcı bomba düşmüş. Gözleri ve genzi yanmış. Hemen dışarı kaçışmışlar. Dışarıda yaşıtları polisi taşlıyormuş. "Sen atmadın mı?" diyorum; "Hayır" diyor, "Ben onlar gibi olmak istemiyorum. Çevreye zarar veriyorlar." Henüz Diyarbakır dışında bir yeri görmemiş. Büyüyünce Ankara'da yaşamak istiyor. "Neden?" "Atatürk'ün mezarı orada..." "Niye Diyarbakır'da kalmak istemiyorsun?" "Buranın insanları biraz daha anlayışlı olsa, özellikle turistlere karşı, iyi olur burası da aslında..." "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" "Bilgisayar mühendisi..."
GÜNEYDOğU'DA KANLI BİR HAFTANIN ARDINDAN MUHASEBE: 'Ne anladın abi?'
Bugün PKK Apo'nun doğum gününü kutlamaya hazırlanırken, TBMM de olayları görüşmek için toplanıyor. Meclis şiddet yanlılarına karşı sivil çözümün devrede olup olmadığına karar verecek
Diyarbakır'da 3 gün boyunca birlikte olduğumuz şoförümüz bizi havaalanına götürürken sordu: "Ne anladın abi?" 3 günde her görüşten onlarca insanla konuşmuştum. Yine de zordu cevap... Ne anladığımı özetlemeye çalışayım:
Niye başladı? Bir süredir silahlar susmuştu. Birden başlamasını son gelişmelerle birlikte analiz etmek lazım: Irak'ta işgal çıkmaza girdikçe, Kürt devleti yerleştikçe Türkiye'nin müdahalesini isteyenler çoğaldı. Bu arada içeride Başbakan'ın "Kürt sorunu"nu telaffuz etmesi, bölgedeki çete bağlantılarını deşifre eden Şemdinli iddianamesi, son Nevruz'un olaysız geçmesi ve nihayet geçen hafta Kürtçe 3 yerel televizyonun devreye girmesi, askeri çözümün devreden çıkmaya başladığı, inisiyatifin sivillere geçtiği şeklinde yorumlandı. Herkesi "Bu iş bitti" rüyasından uyandıran 14 PKK'lının ölü ele geçirilmesi oldu. Bunun ardından PKK da kendi yöntemleriyle şehre indi. TSK "AB, demokratikleşme, sivilleşme vs. oluyor diye sahneyi boşalttım sanma" dedi. PKK da "Ben de ölmedim" diye cevap verdi. Nitekim Güneydoğu'dan İstanbul'a yayılan olaylar ve bir cenazede komutanın yakasına sarılıp "Orduyu göreve çağırıyorum" diye bağıran yurttaşın görüntüsü, zar zor sağlanan barışın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Şimdi kimisi "Ülke elden gidiyor" diye samimiyetle, kimisi bu yeni dönemde eski gücünü kaybedeceği endişesiyle daha sert politikalar istiyor. Bu psikoloji, hem dağdakilerin hem de "İyilikle olmaz. Sopa lazım" diyenlerin elini güçlendiriyor.
Dağ cephesi Görünen o ki PKK eylemleri tırmandıracak; devleti sertleşmeye zorlayacak. Ve o zaman da Diyarbakır Valisi Ala'nın tabiriyle "coptan başka enstrüman tanımayanlar" devreye girecek. Bölgedeki bir yetkili, dağda 5 bin kişi olduğunu, bunun 2 bininin Kuzey Irak'ta bulunduğunu söyledi. Tabii o cenahta bazen kafa karıştıran bir çok başlılık da var: "Kandil" var, "İmralı" var, "Avrupa" var, DTP var, belediye var. Ve son eylemlerin gösterdiği gibi Diyarbakır'da gereğinde sokağa sürülen bir "çocuk ordusu" var. 90'ların başında, çatışmaların ortasında doğan bu kuşak şimdi 15-16 yaşlarında... Öfkeli ve saldırgan... Olayları yatıştırmaya gelen Belediye Başkanı Baydemir'e "Eve değil, dağa" diye bağıran onlar... Artık "dağ"ın bile kontrolünden çıkmış haldeler... Dağa çıkmaya da hazırlar. Zor soru şu: 10 yıl sonra 25 yaşına geldiklerinde ne olacaklar?
Devlet cephesi Aynı kızgınlık Batı'da da büyüyor. PKK'nın sivil-asker tanımaz kör şiddeti karşısında, durakta, yolda suçsuz yere öldürülenlerin cenazesinde "Artık biz de silahlanacağız" sesleri yükseliyor. Baydemir'in yaşadığı zorluğu MHP lideri Bahçeli de yaşıyor. Temkinli açıklamalara rağmen tepkinin çığırından çıkması önlenemiyor. Vali ne kadar "Dikkat, oyuna gelmeyin" dese de öfkeli bir polis bir çocuğu hedef alabiliyor. Ve bütün sükûnet çağrıları duyulmaz oluyor. Yine de vilayet ve kimi güvenlik yetkilileri olaylara son derece temkinli ve akılcı yaklaştı. Kışkırtmadılar, provokasyona gelmediler. Asker zorda kalmadıkça kışladan çıkmadı. Polis çoğu yerde sağduyulu davrandı. Bu, çok önemli. Bunun ahalideki yansıması aşikâr. Kentin ileri gelenlerinden biri "Vedat Aydın'ın cenazesinde bütün Diyarbakır vardı, ama kimse etrafa zarar vermedi" dedi. Oysa bu kez varoşlardaki yoksul dükkânların bile çocuklara taşlatılması, zararın ise devletçe karşılanması bir kısım esnafta saf değişikliği yarattı. Bu da çok önemli...
Empati zamanı Şimdi tam arada bir yerdeyiz. Bir yanda Diyarbakır'da 11 yaşında oğlu kurşunlanan bir baba var, öbür yanda otobüs durağında hain bir bombaya kurban giden bir adam... Herkesi haklı olarak çileden çıkaran, nefret yaratan görüntüler bunlar... Çocuklara ateş açılırken, kentler ateşe verilirken insanları akılcı çözümlere inandırmak çok zor. Ama yapmalıyız. Birbirimizin acısını anlamalıyız. Türkiye'yi yeniden şiddete, iç savaşa çekmek isteyenlere engel olmak için birbirimize sarılmalıyız.
Meclis göreve! Bu aşamada siyasetçilere büyük iş düşüyor. Tam da PKK'nın Abdullah Öcalan'ın yaş gününü şenliklerle kutlamaya hazırlandığı bugün Güneydoğu olaylarını görüşecek Meclis bilmelidir ki, görüşeceği şey, yakın gelecekte kendisinin devrede olup olmayacağıdır. Eğer TBMM, sıradan telin konuşmaları yerine kalıcı çözüm üretmeye girişirse, bölgeye refah götürülmesini, dağdakilerin akılcı yöntemlerle indirilmesini tartışabilirse, her şeye rağmen demokratikleşmeyi savunabilirse inisiyatifi şiddet yanlılarına kaptırmaz.
Çapraz ateşte iki adam Son olaylarda kıskaçta büyük görev yüklenen iki adam var: Biri Recep Tayyip Erdoğan... diğeri Osman Baydemir... İkisi de tabanlarının baskısı ve karşı tarafın tepkisi altında... Biri "Kürt sorunu"nu kabul ederek örgüte cesaret vermekle suçlanıyor ve tepkileri yatıştırmak için sert konuşuyor. Diğeri "dağdan" mesaj taşıyanların, sokakta kendisini taşlayanların baskısı altında tabanının duymak istediğini söylüyor. Ama ikisi de ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabiliyor. Erdoğan, hem "Umut verdi, korktu" diye bölge halkından, hem de "Yeterince sert değil" diye Bakanlar Kurulu'ndan (bile) eleştiri alıyor. Baydemir ise Batı'da "PKK"lı sayılıyor, Diyarbakır'da PKK'nın eylemlerini önlüyor diye taşlanıyor. Oysa çözümün anahtarı bu kıskaçta ikisinin de daha cesur davranabilmesinde yatıyor. Osman Baydemir, Karayılan'dan önce esnafa "Kepenklerinizi açın" diyebilseydi (Karayılan, Fırat Haber Ajansı aracılığıyla uyarı yapmıştı), İstanbul'da olanları (da) net bir dille kınayabilseydi, şiddetle arasına kesin bir çizgi çekebilseydi, Tayyip Erdoğan "Ölenlerin hepsi benim yurttaşım, acılarını paylaşıyorum" diyebilseydi, Diyarbakır'da ve İstanbul'da birer taziye evine gidebilseydi belki dar bir çevrede eleştirilir ama uzun vadede barışa hizmet ederlerdi. Gün, kurbanlar isteyen tabana karşı risk alma günüdür. Lider de, ancak böyle günde belli olur.
|